2016 son


kalbim aşkı öldürmüş
bir taş gibi oturmuştu gövdeme,
bir kadını sevmeye
vakit bırakmadı hayat bize.
***
yalanın revaçta olduğu bir çağdı
doğru söylemek ideolojik bir eylemdi
barışmak savaşmaktan daha tehlikeli,
düşmanlık kardeşlikten daha güvenliydi;
kapitalizmdi, sömürgecilikti...
***
ilk bombalar bize çarpıyordu
ilk mermiler bizi arıyordu
ölüm ilk bize uğruyordu;
yaşamaya çalışıyorduk
yaşatmaya çalışıyorduk
yaşam için çalışıyorduk

cehennemler

cehenneme dönmüş bir kentin
cennet imalathanesinde,
inat ve ısrarla varız!
bu kente doğmayı,
kendi seçmeyen çocukların hayallerini koruyoruz
cellatın ateşinden!
cellatın çocukların hayallerini yakmak için,
hevesle yaktığı ateşi,
dişimizle, tırnağımızla,
etimizle, hayatımızla engelliyoruz!
bu savaş,
cenneti cehenneme çeviren zebanilerle
cehennemi cennete çeviren fedailerin savaşıdır!

KASIM2015

şiir şairi değil
şair şiiri doğurur
şiirin sancısı
şairin hayatıdır!
cenneti anlatan şiirlerin şairleri
cehennemin dibindedir hep.

KASIM2016

şehrin şiirleri

1

mevsim kış
rejim dikta
yer antalya
dağlara kar
kalplere öfke düşmüş,
saat yediye yirmi var
şehrin şiirini kesmişler
satırlar da edebiyat çok karışık
mutfağı kafiye götürüyor,
herkes uyuyor
ben gülüyorum.

2

defterin üstüne
geriyorum naylonu;
yaz şiirlerini
kışın yazmak için!
hasadı koyuyorum sarabaya
bağırıyorum;
"organik şiir bulunur"
oysa herkes
hormonlu televizyonun etkisinde.

3

"koltukta yazma"
diye sesleniyorlar,
yazmıyorum ben
şiirimi dinlendiriyorum

bencillik orucu

sen hiç çıktın mı
kendinden öteye,
baktın mı başkasına
kendin gibi?
hissettin mi hayatı,
ağır ve sert
soğuk ve ölümcül....
bedelini ödedin mi
bir doğruyu savunmanın?
sen hiç duydun mu
kendinden başkasını,
fiziki ve ruhsal açlığını
çektin mi hiç başkasının?


zaman

düşmüşler peşine

altının gümüşün bakırın,
hoyratça harcamışlar 
en kıymetli kaynağını hayatın
onlar;
satın almak için çok zengin
yaşamak için çok fakir
ve ben-seninle
yaşayabilirim
yada sen 
kendini onlara satabilirsin
seçim senin.

halk uykusu

uyumuş bir dev gibi,
uyur halk
varı yoku yaşamak,
dert ekmek
sıkıntı yemek..
sıkıntı yemekten,
karnı tok,
azar yemekten,
tok...
hergün telaş
fizik, matematik..
Hergün ölüme okunan meydan,
ama meydan boş
Çünkü bir halkın uykusu,
o halkın sömürgesidir
ve öyle güçlü varlığı,
ama;
çocuk gibi çaresiz uykusu var..

güneş doğacak

bir güneş doğacak er-geç,
karanlığı yarıp geçecek
üşüyen ellerimizi ısıtıp,
soğuyan kalbimize can verecek.
ama olsun;
umut etmek yetmez ki!
umut etmek yetmez bize..!
o güneş doğacak,
hemde zifiri karanlıkta,
ayaz gibi yasalara karşı
ateş gibi yanan çocuklar
elleriyle yakacaklar o güneşi..
er-geç göreceksiniz
karanlığın yarılışını,
ellerin ısınışını
kalplerin sarılışını...!
göstereceğiz!

tecrübeler

tecrübenin zamanı zanaati erdemin ve kanaat getiriyorum bu erdemle geceleyin! hem ayığım hem bayık bir yanım yüksek tepe diğer yanım derin çukur bir yanım kartal yuvası; buz gibi, diğer yanım solucan yuvası sımsıcak!

çok ağır

mavi koca bir deniz,
ıssız bir insan, sonsuz bir hava
sırtımda koca bir yük
kendim olmak,
adil olmak çok ağır
ne denizde yüzülür 
ne havada uçulur 
denizde batar
havada düşersin!
eğer kendimi bıraksam
havaya uçacağım
eğer kendime saplansam
denize batacağım
önümde mavi koca bir deniz
içinde batmış niceler
poyraz var havada
savruluyor heceler!

diyetidir bu ölmemenin

diyetidir ölmemenin

ölülerin hesabını sormak
mazlum bir su damlası olup
zalim bir kayaya milyon kere çarpmak
paramparça olup
tekrar bir damara dolmak
diyetidir bu ölmemenin,
o taşı çatlatmak.


büyümek

falezin kenarında otururum

aklımda fırtına,
tütünümü yakar da
seyrederim kaç gemim batmış...
ey ürperince titreyen
canımın kafesi
sarıl içindeki yüreğe
sık daha dişini
seyret
yaşama kurduğun köprüyü
anla altından ne sular akmış.

entel cehalet


gül istediğin kadar
aciz aklına soytarının,
geçtiğimiz dalganın
akıntısında sürükleniyoruz, 
şiir yazmayı
şarkı söylemeyi
dans etmeyi
kitap okumayı
hepsinden daha iyi biliyoruz da
kime ne?
atılmış yalanların
bilenmiş bıçakların
akıtılmış kanların içinde,
soytarıların cehaletine güle güle
canımızdan can vere vere
emeğimizden ter döke döke
sömürüle sömürüle
ömrümüzden ömür gide gide
güldüğümüz cehaleti
entel bir şekilde yaşıyoruz.

istanbul...gülüm

zifirdi çatısı
zalimler istanbulu
denizi kan
sokakları harap,
diş geçirmişti hayata,
emek çoktu lakin
yaşam aksak...
gel gelelim o dişleri
pirinçteki taş misali;
zifiri karanlığa / kanlanmış denize
zalim sömürüye direnen,
üç yapraklı yoncalar diyarında
dört yapraklı olabilen çocuklara kırılamaz mıydı?
ateş yakıp aydınlatamadığın da
ateş olup aydınlatan çocuklar olamaz mıydık?
hüznün koyuluğunu
bir kaç dakika mutlu olup
seyreltemez miydik?
ayaklarımızın altında
istanbulun sokaklarını çiğneyemez miydik?
istanbulun kanlı dişleri kırıldı gülüm,
istanbulun zifiri siyahı yarıldı gülüm,
istanbulun hüznü seyreldi gülüm!
bizimkisi bir savaştır,
yaşama savaşıdır!
istanbulun sokakları,
ayaklarımızla çiğnendi gülüm

hastalanmış aklınla

huzurunda zamanın
hiçbir şeyim yok derdin..

ağlamam gerekirdi 
ama ben gülerdim.

zamanımız var güzelim
yapmak istediğimi yapmaya
gitmek istediğimize gitmeye
nefes almaya, karar vermeye
düşünmeye;
kadere direnmeye
yazgıyı bozmaya
zamanımız var.


büyü

mabedi tanrıların

anamın karnında
ve ben zamana adanmış
bir kuzu,
bir et; fikir büyülü bir et
anamın etinden et aldım
dünyaya çıktım!
babamın gönlünden gönül aldım
kapıdan çıktım!
atamın tarihinden bir hafıza
yoğruldum da yoğruldum;
Çerkes oldum.
yürüdüm,
her adımda bir ağırlık
taşıdım da taşıdım,
bencillik hastalığı kapladı etimi
istedim de istedim!
yoruldum!
oturdum şimdi kıyısına hayatın,
ağırlaşan kuzuları seyrediyorum
umutlar, hayaller, çabalar
cüzdanlar, senetler, sayılar
içimizdeki büyü küçülüyor
hastalık giderek büyürken..

inanıyorum ben çocuk

eğer bedeli ben oluyorsam
eğer ölüyorsam
zifiri bir cehaletin
inşa ettiği kentlerde,
cahillerin özgürlük dediğini
ben mapus gibi yaşıyorsam
eğer kendimden veriyorsam
arkadaşlarımın cenazelerini
omuzlarımda taşıyorsam,
-inanıyorum ben çocuk!
eğer yanılıyorsam
bırak şurada öleyim kahrımdan.


çocukça şeyler

ki insan yanım
hala bir çocuğun ellerinde,
düşe kalka yürüyorum
kalbimde, aklımda ve evrende
aşkın hamıyım
sevgiyle çözeliyorum
özlüyorum bize ait bir geleceği
ve özlemle yanıyorum
kimyasıyım yani devrimin
isyan ile tepkiyorum!
gel sende bırak,
içindeki çocuğun ellerine
gel birlikte düşe-kalka yürüyelim
insan olarak büyüyelim
yangın yeri olalım,
özlediğimiz geleceğe işleyelim.

Aynı yerden bakmıştık İstanbula.

oradan baktığında
şirin bir kent gibi
ışıklar içinde parıl parıl
gökyüzü altında tiril tiril
hayaller alemini andırır..
ve tam  orada
geçmişte bir zamanda
bir anı,
mutlu ve keyiflidir
gelecekten bi'haber
seni tam orada yaşatır.
yine aynı göğün altında
yine aynı zulmün pençesindeyiz
ve aynı şeyleri umut ediyoruz
fakat bu sefer
yan yana değil
yana yana bi'haldeyiz.
biliyoruz
ışıklar içinde parıl parıl
gökyüzü altında tiril tiril,
hayaline kapılıp
gerçeğinden uzaklaştığımız
o kent,
nice insanın kanını emerek
vicdanımız da
kalbimiz de
aklımız da
her geçen gün
biraz daha ağırlaşıyor!

bir gün

silahlarınız

sizi ellerimizden kurtarabilir,
ama düşüncelerimizden değil.
sanmayın ki kelepçeli ellerimiz
size dokunamaz
sanmayın ki hücreleriniz
bizi durdurabilir,
herşeyin bir ilki var!

sizin de kurşunlarınız biter
bir gün reddettiğinde işçiler,
küçümsediğiniz çöpçüler
bir gün kirli bırakabilir sokaklarınızı
kadınlar dövüşebilir bir gün
devletinizin pipisi düşer..



içimdeki canavar

içimde bir canavar

öfkeli olmam gerekir
öfkemi yiyor,
öfke umuttur böylesi zamanda
dört tarafımızda 
her yüzüyle gırtlağımızda elleri 
düşman ki vay böylesi;
bir senin gibi, bir benim gibi
konuşur;
bir anamızın ağzından
bir de anamızı ağlatanların!
öfke için en gerekli zaman
taşmam gerekir
aşmam gerekir açlığı
kendimden vazgeçip
çocuklara dolmam gerekir
bugünden yarına
benden çocuklara vermem gerekir!
canavarı çocukken içime attılar
onu korkuyla, egoyla doyurdular
öfkemi yedi canavar
halbuki umut dağda bir çiçek
öfke gökte bir çiğ!


biziz biz eşkıyalar!

çok uzakta değiliz
kalbindeyiz hayatın
ve ellerimizle kazandığımız gibi
ellerimizle örüyoruz yarını!
biliyorsunuz!
korkuyorsunuz!
titriyorsunuz Ali'nin dediği gibi!
Nartan gibi gülümsememizden
Mahir gibi adaletimizden
Yusuf gibi cesaretimizden
Deniz gibi koşuşumuzdan
korkuyorsunuz,
titriyorsunuz Ali'nin dediği gibi!
Nazım'ın şiirlerden
Yılmaz'ın filmlerinden
Kazım'ın şarkılarından
Tuncel'in oyunlarından
ödünüz patlıyor!
İspanya'da öldürüyorsunuz
Filistin'de doğuyoruz!
Bolivya'da katlediyorsunuz
Rojava'da çoğalıyoruz
Bizler; Sivasız, Antepiz,
Chippas'ın dağları
Şikago'nun sokaklarıyız
biliyorunuz,
korkuyorsunuz,
titriyorsunuz Ali'nin dediği gibi
biziz biz
uykusunu kaçıran saray soytarılarının
huzurunu bozan hak yiyenin
düzenini bozan yalan atanın
bizler Ahmet'iz, Ali'yiz, Mehmet'iz!
bizler Ernesto'yuz, Mahir'iz, Deniz'iz!
biziz biz,
bir sülük gibi halka yapışıp sömüren
gölgemizi görse korkup delirenlerin
yolunu kesen eşkıyalar!
korkun bizden,
korkun ve titreyin!

emanet

eğer bunu söyleyecek kadar
yaşayamazsam, 
beceremezsen yaşamayı;
bilmelisin! 
benim bir emanetim var
artık senin
bu emanet çocukların geleceği!
ona sahip çık
ve emaneti koru.

sahtelikler


yalnızlıktan korkar ki o yalancı
yalnız kalmamak için biriktirdiği sahtelikler
boğacak onu!
her bir yalan gülümseme
bir çentik atacak kalbine
ve zamanın acımasızlığını hissedecek bir gün.
kalbindeki çentiklerden
kanayacak hala temiz neyi varsa
ve git gide insan olmanın özünü yitirip
sadece isim kalacak kendinden geriye!
kalan o ismi de
tarihe değil,
sadece mermere yetecek

kentler - şiirler


kötü şiir yoktu halbuki
aptal şair çoktu sadece...
şiirler üzerine kentler
kentler içerisine düşler koyup
bir virgül atacaktık
ve tabiat kendini yazacaktı
bu yazgı da hep birlikte
insan olacaktık!
fakat kentler üzerine şiirler
şiirler içerisine düşler koyup
arsız arsız noktayı da koydular
insanlık tabiatı ile aramızda
tanrısal bir nokta durdu böylece.



bu kalp sevecek

eğer çıkarıp ortaya,
koymasaydım kalbimi
kim gövdemi yarıp
onu kırabilirdi?
eğer cesur olmasaydım
nasıl çıkarıp koyabilirdim kalbimi
ortaya?
izin vermeseydim,
kim sevebilirdi beni?
kim zorlayabilirdi
istemeseydim sevmeye!
bu kırık kalbin de sorumlusu benim
madem suçlu arıyorum kendime,
o halde bir adım öne çıkıyorum!
bağırıyorum,
kendime bağırıyorum
sende işit, o da işitsin
hepiniz duyun diye
avaz avaz bağırıyorum dinleyin!
ben sevmeye geldim!
sevmek kıracaksa kalbimi
bin defa kırılsın!
bu kalbi,
etten kabre gömüp
sevmeden öldürmeyeceğim!
bu kalp,
can verdiği herşeyle ölüp
toprağa girene dek
sevecek!


bir hatayı bilerek bıraktım
benim tembelim diye değil
sen tembel olma diye küçüğüm.
çünkü anladım ki,
emek verilmeyen hiçbir şey
yeteri kadar değer görmüyor.


paramparça olmuş ayakları
yürüdüğü yolda,
ne bir karınca incitmiş
ne de koparmış bir çiçeği oysa
işittiği küfürler bile
değiştirmemiş anlattığı güzel şeyleri,
sahip olduğu ne varsa
bedeli ödenmiş
mesela bir hayata sahipmiş
alnı terlemiş
avcu nasır tutmuş
ayağı eskimiş..
ayağı eskimiş,
paramparça olmuş
hayat yolunda..
televizyon tezgahında
propaganda ile tutuşmuş meşaleler
yakmak istemişler ona ait ne varsa
o ise yaşamak istemiş,
nasırlı elleriyle, terlemiş anlıyla
eskimiş ayağıyla
meclisteki torbalardan
çıkan dikenler serili yolunda
yürüyor hala yürüyor
karıncayı incitmeden
çiçeği koparmadan
bedel ödeyerek sahip olduklarını
omuzlarına taşıyor da
yürüyor hala yürüyor!

ateş sarmış memleketi

bir ateş yanıyor
iştahla
yakmak istiyor evimizi
biz yanmak üzereyiz
ateş sarmış her köşemizi
sen yangın yerinde
bana aşkı soruyorsun!
öleceğiz - ölüyoruz!
görüyoruz - yanıyoruz
eğer yaşayamayacaksak
ne önemi var aşkın?
eğer bir yarını olmayacaksa,
ne önemi var sözlerin?
ölümün batağında
kendine teselli araman
beni ölümün kıyısında incitiyor
beni seviyorsan
bu yangını söndürelim
yoksa sevdiğin kalbinle,
yoksa sevdiğin adamla,
sevgimizle yanıyor geleceğimiz.


iri örülmüş  bir duvar gibi duruyor egon
kalbimle kalbin arasında,
kaldır o duvarı
çarpışsın kalbimiz
aşk ile meşkin ortasında!
biz sevmeyi sevgilim
aşkın kitabındaki satırlardan değil,
ödediğimiz bedellerin acısından tanırız
can acısını  biliriz,
biliriz kalp sızısını;
hocamız nasihatler değil,
musibetler oldu bugüne kadar!
devlet okullarında değil,
hayat okulunda öğrendik yaşamayı.
çok şeyler istedik hayattan
ve hiç ücret ödemedik 
hep bedel ödedik
ve bedelini peşin aldılar 
sevginin;
kaldır o duvarı,
etlerimiz değil
kalplerimiz çıplak kalsın
ve çarpışsın.




soğuk bir kış gibi
yaşadım aşkı.
hazırdım,
tedbirliydim,
baharın geleceğini 
ve kışın biteceğini
biliyordum.

...

Eğer hala umut varsa,
biz de tutunup
yarına taşıyorsak kendimizi
bu cehennemde,
biraz da size borçluyuz!

Korkmayın yoldaşlarım,
korkmayın!
Bizim borcumuzu intikam değil
adalet ödeyecek!
ve sizin uğruna öldüğünüz insanlık,
bizi asla terk etmeyecek.

...ve sizler,
kanıtısınız;
kardeşliğin
silahlardan güçlü olduğunun
ve silahların
kardeşlikten korktuğunun.


Nereye gidersen git


Nereye gidersen git,
aklın;
anılarında kalacak.
ve düşen her bomba da,
bir güvercin tedirginliğinde
korkuyla kalbin çarpacak
çünkü gittiğin yer,
senin sığabileceğin büyük,
anıların sığamayacağı kadar küçük olacak.
Nereye gidersen git
kalbin varsa
zulme tanık olacaksın
belki yaşamayacak,
ama mutlaka seni acıtan
bir haberini alacaksın...
...sırtın dünyanın acısına kambur,
kulakların duyuyor
gözlerin görüyor ey insan,
eğer farkındaysan insan olduğunun
nereye gidersen git,
oraya haberi gelir acının..
bu yüzdendir,
kalbini kanatan Çeçenya'n
bu yüzdendir,
öfkeni bileyen Filistin'in
sen insansın;
bu yüzdendir Kürdistan'da patlayan
senin tırnağına bile değmeyen bombalarla
sarsılışın!
bu yüzdendir başarılsa, işkence tezgahına ilk yatacağın
bir teşşebüsünde darbenin,
linç edilen askerin fotoğrafına üzülüşün.

...adalet senin kalbinin sesidir,
sarayların emri değil!
sana hiç kimse söylemezken sokakları,
sokakları kalbinle dolduruşun bu yüzdendir.

ve bu yüzdendir ki,
nereye gidersen git
zulüm bitmedikçe
acın geçmeyecek
kendini kurtaracaksın ebedi ölümden
ezeli acın hiç dinmeyecek.


nuh kuyusu caddesinde, düşünüyorum


yürüyor hala,
nuh kuyusu üstünde
anılarım aşağıya-yukarıya!
insanlar değişiyor
zaman akıp gidiyor
cadde ise hala yerinde duruyor!
düşünüyorum-
yaşayan herşey değişiyor
değişmeyen herşey ölüyor
-o halde varım!
ben değişiyorum,
cadde hala duruyor,
anılarım aşağıya-yukaruya yürüyor!
hatırlıyorum hala,
hala hain demek; hatırlayabiliyorum!
ne çok şey için aşağıya inip,
tekrar yukarıya çıktık o caddede!
aşk desen var,
kavga desen var
eyleminden-gezintiye
binbir çeşit yürüyüş var!
sen varsın,
ben varım!
biz olduk,
hem var olduk
hem yok olduk hem de,
hem güldük,
hem ağladık!
hem dövüştük
hem seviştik!
birbirimize geldik ve
birbirimizden gittik işte
o caddeden hem birlikte
hemde yalnız çok geçtik
biz değiştik,
düşünüyorum-
cadde hala duruyor
anılarımız da o cadde de yaşıyor
-o halde varız.


düşünüyordum, yürüyordum, korkuyordum.


yol çok uzundu yürürken
zor biteceği, kolay başlarken belliydi
hiç kimseyi değil, yalnızca kendimi kandırıyordum
geceydi,
yürüyordum
yalnızdım
çokça düşünüyor
azıcıkta korkuyordum
azıcık korkup
fazlaca düşünürken
şehrin dışında buldum kendimi
yürüyordum
yalnızdım
düşünüyordum...
ayaklarım acıdıkça
oturup dinleniyordum
ama korkmaktan da düşünmekten de
imtina etmiyordum.
ben şehirden uzaklaştıkça
uzaklaşıyordu aklım mekandan
şehri değil, dünyayı düşünüyordum artık
kolumdaki yara izi
deli cesaretiydi
artık deli değildim
düşünüyordum o cesaretimi
çok mu iyiydi..
geceydi,
düşünüyordum
yürüyordum
yalnızdım
ve tepeyi aşmıştım
artık gökte daha fazla yıldız sayılıyordu
yorulmuştum, uzandım kenarına bir ağacın bir anda
varmak istediğim yeri hatırlamaya çalıştım,
anımsadım da
kırsal da annemin yanına
korkumdan tutup
unuttursun diye kaygılarımı
oraya gidiyordum.
yola başladığım yeri düşündüm,
ilk adımı attığım anı,
deli cesaretiydi, geceydi, yalnızdım
ama çaresizdim, atmalıydım
çok  mu kötü?
yıldızlara baktım uzandığım yerden
kesemde kalan tek dal tütünü de yaktım,
ciğerimden yıldızlara doğru,
gözümle görebileceğim
elimde tutamayacağım bir şeyler yollamak istedim
yolladım,
bütün güzel insanlar
yıldızlara toplanmıştı
oradaydı ilk sevgilim,
oradaydı devrim şehitleri,
nenem oradaydı...
daldım bir ağaç dibinde,
yıldızlara toplanmış güzel insanlar karşısında
düşünüyordum,
yorgundum
uyukluyordum, uyandığımda güneş doğmuştu
şehir uzaktı...

gök/waşö

sen şiire bulaşmış
en güzel şeysin be canım
sana baka baka doyamam
seni yaza yaza bitemem
şiir bir yurt ise,
sende onun sancağısın be canım
dalgalanır varlığın
bulut bulut,
her dilde bir adın var,
misal çerkescesi waşö!
adın gök,
gece yıldızların
gündüz kuşların alemisin
çiçekler sana doğru uzar
kuşlar sana doğru uçar,
gelen yağmur da,
esen rüzgar da seninledir
ciğerimize dolan
kanımıza karışan senin varlığındır.

sen şaire ilham veren,
en güzel şeysin be canım!
seni çeke çeke doyamam
içimde bir parçan,
sen içimde taşıdığım
en güzel şeysin be canım.
öfken de var bilene
sevgin de anlayana..



şiirdua

bir şiir değdi elime

yüzüme de bulaştı...
ayak bastığım topraktan
arşı endama ulaştı! 

ben şiirde;
aşk dedim,
ihaneti gösterdi yobazlar,
caymadım! 
barış dedim,
bombalar patlattılar
yılmadım! 
insan dedim,
renklere, dillere böldüler
durmadım!

bir şiir bulaştı yüzüme,
kainatı boyadım...
elimi uzattığım yıldızlardan,
alemlere uzandım!

ben şiirde
kalemler tükettim
siz cihanda
ömürler tükettiniz!
ben güzele can verdim
siz  canlar aldınız!
ben çiçekler açtım
siz çiçeklere bastınız

ey canın, cananın cellatları,
siz şiire küfrettiniz
siz şairin ahını aldınız
uzun ve rezil yaşayasınız;
küfrettiğiniz şiirlerde
teselliler arayın 
bulamayın, kahrolun ölemeyin! 
rezil ve uzun yaşayın.




Oy verme hakkım

rüzgarsız havaydı halbuki

diktatör tükürürken,
ve tükürüğü diktatörün
kendi yüzüne yapışırken..
ve Nietzsche geldi aklıma;
diktatör tükürürken
ve tükürüğü kendi yüzüne yapışırken
tükürmesini de,
tükürüğün geri dönmesini de
alkışlayan kalabalığı gördüğümde..
o zaman anladım işte
cahil bir toplumu
ve oy verme hakkını..
hiç oy vermedim hayatım da,
ama koy verdim noktayı, 
oy verme hakkına,
cahil bir topluma.

Setenay

bir ışık
ne kadar parlar Setenay
onu tutanın
elleri kanar mı acaba aydınlıktan?
bir ışık gibi geçiyor önümden
koskoca 152 yıl!
tutamıyorum ki bir yerinden
geri döneyim...
geri dönen yabancı mıdır Setenay?

bir ışık,
ne kadar aydınlatır Setenay
ona bakanın
gözleri yanar mı acaba aydınlıktan?
bir ateş gibi sarıyor beni
bu hain devşirmasyon!
kaçamıyorum ki içinden
tutunayım!
tutunabilenler ağlar mı bize Setenay?

bin artı bir!

bir değil
on değil
yüz değil
bin artı bir
kaç dil;
yeter derse
işitilir?

Yeter!

bu kalbimize bastığımız kaçıncı taş
bu anlımıza bağladığımız kaçıncı kara
bu bizi parçalayan kaçıncı bomba
bu kaçıncı katliam
bu kaçıncı feci ayrılık?

bir değil
on değil
yüz değil
bin artı bir
kaç dil;
bağırdığında
uyanılır?

Uyan!

yanan bizim geleceğimizdir
yanan bizim hayatlarımızdır
yanan bizim çocuklarımız!
yanan biziz,
yanan hayat!

bir değil
on değil
yüz değil
bin artı bir!

yanıyoruz biz,
ama görünmek yasak!
acıkmışız yaşamaya,
umuda ve mutluluğa
ama söylemek yasak!
ölmek serbest,
kanamak yasak..

yeter!
uyan!

bombalar canlı,
insanlar taştan!




ağırlık

öyle ağır ki taşıdığım
onunla koşamam
ama onu da bırakamam,
ne onunla çok olurum
ne de onsuz var olurum ben..
"Bırak" demeye yelteniyorsun,
hissediyorum, vazgeç, söyleme!
onu  bıraktığım yerde kalır,
bana dair herşey bilmiyorsun!
bilmiyorsun ki,
yılların topladığı kadar olamadım hiç,
bu yüzden yaşadığım zaman kadar büyümedim
hep yıllardan topladığım kadar oldum ben,
yıllardan topladıklarım kadar büyüdüm.
yılların toplamı
yıllardır topladıklarımı hırpaladı
bu yüzden yaşadığım kadar az gözükemedim.
şimdi aklımın heybesinde,
ne toplamışsam benim olmadı,
ne toplanmışsam ben olmuşum bilmiyorsun.

anlar

anı yaşamak diyor adam

bir parkta, bir bankta oturmuş..
gülümsüyorum ve düşünüyorum;
yaşıyorum galiba
geçmişle gelecek arasında...
saniseden küçük
yakalaması imkansız bir şey
anı yaşamak...
bir anda geçmiş oluyor gülümsemem
bir anda gelecek oluyor sonra,
ve ben
bu ikisi arasında kalmayı hayal ediyorum...

anı yaşamak,
hatırlamak gibi bir anda
geçmişi,
umut etmek gibi bir anda 
geleceği..
ikisi arasında; bir anda yakmak sigarayı,
verdiği zararı bilmek
ama yine de sevmek gibi..

sevmek gibi,
sevmek..

sahiden sevdim hepinizi, 
eğer bir gün merak ederseniz
eğer merağınız bir gün bu soruya cevap ararsa,
sormak isterseniz bir gün beni,
ben hakikaten sevdim,
verdiğiniz zararı bilerek
sigara içmeyi sevdiğim gibi
sevdim sizi.
bir an başladı sevgim,
anbean tükenirken
bir an bitti-gitti.
ne siz suçlususunuz bu tükenişin,
ne de ben kendimi aklıyorum;
nasıl an an oluştuysa etiğimiz kemiğimiz,
nasıl an an öğrendiysek yürümyi koşmayı
an an biriktirdik sevmeyi,
an an tükettik sevgiyi.




kum tanesiyim

bir kum tanesiyim ki cihanda,

aldatmasın seni varlığım!
denizde değilim,
çöldeyim...
dalgayla değil,
fırtınayla yer değiştiririm!

sana bir aşk doğuruyordum,

sancıyla..
senin de hakkın vardı
en az benim hakkım kadar...
sonra kalbimi tekmeledin,
benim de hakkımı çiğnedin
en az kendi hakkın kadar.

teslim alamazsınız

bir kenti, halkı ve ülkeyi

silahlarla elbet teslim alabilirsin tabi
ama;
buna işgal, sömürge, emperyalizm derler!
silahların teslim alabiliyorsa
inancımızı, şiire imanımızı,
demir attığımız umut limanlarından,
güneşe akınlarımızı teslim alsın, alabiliyorsa!
biz ki;
analarımızın kuzuları olsak bile
ateşte yanarız
bomba da paramparça oluruz,
kurşunlar ilk bizi vurur,
ilk biz düşeriz direnişin meydanına
ama bırakmayız; zafere olan inancımızı!
biz şiirler yazdıkça,
biz şarkılar okudukça
işgal ettiğiniz her kent bizimdir,
sömürdüğünüz her halk bizimdir,
güneşe akın eden;
bu düş,
bu direniş,
bu devrim bizimdir!
Bizi öldürebilir,
mapusta çürütebilirsiniz
ama teslim alamazsınız.



Kıvırcık

hep söyledim kıvırcığa

hiç dinlemedi,
aynı dili konuştuk ama
farklı şekiller de konuştuk biz kıvırcıkla.
beni sev,
ama sevgine hapsolma dedim
seni seveceğim
ama sevgime hapsolmayacağım dedim
sen benim bir yanımsın,
ama her yanım değilsin dedim.
bende senin bir yanınım,
ama her yanın olmayacağım da dedim.
tamam dedi kıvırcık...
anlamsızca,
anlamamışça,
behlül behlül bakarak,
biraz hin,
birazda beni aptal sanarak..

hep söyledim kıvırcığa,
bir gün sıkışırsam seninle hayat arasında,
bir gün bana başka seçenek bırakmazsan
ya ben, ya o dersen
ya her yanın, ya hiçbir yanın dersen 
seni değil hayatı seçerim dedim.
dedim ki;
sende benim gibi yap,
beni değil hayatı seç kıvırcık..

yüksek tavanlı ahşap bir evdi evimiz,
tavana bakarak bile hayalini kurardık yarının
yarı aç,
yarı tok
ama hayalleri olan,
olan hayallerine sarılan
ve onlarla yaşayan insanlardık;
sende vardın kıvırcık,
senin arkadaşların da vardı
benim arkadaşlarım da vardı
bazıları ikimizin de arkadaşıydı..
ortak bir yanımız da vardı!
seninle açlıkta ve toklukta,
sağlıkla ve hastalıkta ortaktık...
sen biraz keyfe keder,
bende biraz sancılıydım
dörtte dört bir adam değildim, hiç olmamıştım 
ama sana hiç yalan atmadım, atmamıştım kıvırcık..
unutulur sanılan anıların,
sancıları beynimden tutup beni günlerce duvarlara çarparken
keşke demiştim,
bu kadar gidecek yerim olmasaydı da
her şeye rağmen seninle kalsaydım..
ben gidilecek onca yere rağmen,
seninle kalmanın acısını da,
hiç kimseye anlatmadan, kendi başıma yaşadım kıvırcık.
sana hep söyledim,
insan yaptığı hataların toplamıdır.
doğruları boşver!
ben yaptığım hataları topladım,
sen toplamadın kıvırcık.
işte dedim ki o son gece kendime;
benim hatalarımdaki toplam sonucum,
sana biraz ağır gelecek,
sen kaldıramazsın benim yükümü
ama ben taşırım,
hep taşıdım kıvırcık..
ya sen?
ben senin toplamını, kaç gün, kaç gece,
kaç sabah o küçük, bir kaç ağaçlık bahçemizde
yüksek tavanlı evimizde,
araya sıkışmış odamız da taşıdım?
kaç basamak aşağıdan,
kaç basamak yukarıya indirdim-çıkarttım!
Bırak Allah'ı, herkesin bildiğini senden bile sakladım 
ağzımı açmadım yarım sene götürdüm gittiğim her yere?
ben senin toplamını da taşırdım kıvırcık,
ancak sen benim hayallerimi bile taşıyamazdın.



sen Çerkesya

sen Beyrut'ta bir şiirsin,
sen Halep ve Golan'da
sen Reyhanlı ve İstanbul'da
sen Kbaada ve Maykop'ta
sen dünyanın dört bir yanında
sen kalbimde,
kalpler de,
kalbimiz de bir şiirsin Çerkesya..
en umutsuz gecelerinde annelerimizin,
en hüzünlü gecelerinde kız kardeşlerimizin,
babalarımızın, amcalarımızın, köylerimizin,
mahalle ve kentlerimizin,
kısacası tam haliyle; yarınımızın umudusun.
Hem öyle bir açlıksın ki;
hiçbir şey doyurmaz bizi sensiz,
hem öyle bir tokluksun ki;
hiç acıktırmaz bizi varlığın!
sen bir imzasın direnişin tarihine,
altın harflerle!

Karaçay Çerkesya

kasımpaşa delisanrısı

etimiz, kemiğimiz,

yüreğimiz, ciğerimiz,
beynimizle;
kadın rahminden can almışız biz
ey kasımpaşa delisanrısı!
onun memeleriyle karnımızı,
şefkatiyle ruhumuzu beslemişiz!
onun dudaklarıyla huzur bulmuş;
ilk yabancı gecelerimiz
onun emekleriyle insan olmuşuz biz
ey kasımpaşa delisanrısı!

bir kadın her zaman bir insan doğurabilir,
ancak her erkek insan olamayabilir sonuçta.

yarım kalmak,
insan doğurmamaksa; her erkek yarımdır ama
yarım kalmak öyle değil,
yarım kalmak böyle; "insan olamamak"

aynı aynı

hiçbir şey değilse de,

acılarımız aynı...
umutlarımız aynı...
sevincimiz, öfkemiz,
açlığımız aynı...
farklı diller de,
aynı zulmü, umudu,
aynı öfkeyi, açlığı anlatırız..

eğer üzüm gibi,
aynı,
tadı gibi farklıysak..
eğer ezilmişsek,
şarap olmuşsak!
tadı ayrı,
içimi aynıysak...
aynı mayhoşluğumuz aynı
aynı sarhoşluğumuz aynı!


sol mememin altında,
hayat ateşim...
sözlerinin yeliyle harlanıyor da harlanıyor!
bir hayalimi demirden kurup,
o harın koruna sokuyorum; ısınıyor da ısınıyor!
şimdi!
vakit tamam!
şimdi vaktidir; demirciliğin!
şimdi vaktidir!

tek bayrak, tek devlet, tek dil, tek din

bu tombul yanaklar için
kaç hayat yedin, tükettin?
kaçı çocuktu, kaçı kadındı?
kaç tanesi acı çekmeden
kaç tanesi acılar içindeydi tükenirken?
saydın mı gerçekten tek tek,
bu Kürt, o Türk diye?
merak ediyorum gerçekten,
hepsini örtmek için tek bayrak yetti mi sana?

bu iri eller,
kaç çocuğun canına kıydı?
kaç tanesinin annesi türkçe bilmiyordu,
kaç tanesi sadece türkçe konuşuyordu
sordun mu?
kaçının kökeni buralıydı,
kaç tanesinin ki oralıydı
kimin soyu nereliydi baktın mı?
gerçekten merak ediyorum,
hepsini öldürmeye tek bir devlet yetti mi?

bu sinsi gözlerin,
baktığı kaç ev yıkıldı?
kaç yuva yıkıldı,
kaç mezar açıldı,
sinsi  gözlerinin saydığı?
hakikaten merak ediyorum
bu pisliği emretmene tek bir dil yetti mi?

bunca ahın yükünü,
vallahi de tek bir din çekti mi?

hazır mısın?

ekmeğimi herkes bölüşür,
sen açlığımı bölüşmeye razı mısın?
mutluluğumu herkesle paylaşırım,
sen acılarımdan paylaşmaya hazır mısın?
çünkü ne bu ekmek ne de mutluluk
sana beni vermeyecek,
ben açlığımın ve acımın içindeyim.
Beni oradan alacaksın, oradan tadacaksın.

ölmekten korkuyorum

sonra soracaksın diye,

şimdi söyleyeyim istersen.
Ölümden elbette korkuyorum,
henüz kalbi durmamış
henüz taş tutmamış
herkes korkar ölmekten...
ama çocukların ölmesine göz yumacak kadar da
sevmiyorum yaşamayı!
hem ne ki yaşamak
eğer hür bir şekilde ölmeyeceksen?
eğer ben bir hür isem,
eğer bu zincirler gerçekten esaretim değilse,
eğer bağlı olan şu ellerim değil,
ellerimi bağlayanlar köleyse gerçekten
ölmekten korkmak için bir çok sebebim vardır evet
ve her sebebim,
bir başka çocuk için ölemeyecek olmakla başlıyor benim.


ilk tekme

altın tuğlalarla örülü evinde,
onurdan yoksun, şereften yoksul,
kalpten ırak,
vicdana mahkum kalınca ey devletlim...
altın tuğlaların ısınmadığını da,
şerefin de onurun da,
silahla teslim alınmadığını da!
dostun da, düşmanın da,
parayla satılmadığını da!
ilk kendi dostlarının,
sert tekmeleriyle anlayacaksın!

kalemin yazmak için azalması gibidir,

şairin eksilmesi; yazarken şiiri!
hiçbir şey yoktan var olmaz evet,
şiirler de öyle
ve hiçbir şey vardan yok olmayacak evet,
şairler de öyle.
öyle bir dolacağız ki,
sağanak gibi yağacağız.

Anayasa

Anam bir yasayla büyüttü beni,
adı sevgiydi, sevgi yasası...
İşte benim anayasam budur.
Bu yasayla baktım hep hayata,
böyle düşündüm, böyle karar verdim!
evet derken de, hayır derken de
bu yasanın gerçekliği yaşadım.
Başka çocukların,
anayasalarına hep saygılı oldum
çünkü hiçbir ana,
çocuğunu kötü bir yasayla büyütmez.
çünkü bütün anaların yasası sevgidir!

anamın yasasını çiğneyip,
bir damla göz yaşıyla vicdanıma hapsolmaktansa...
cihanın bütün yasalarını çiğner, mezara hapsolurum!

çocukluğumdan akan hediye

***
yaralarım mutlaka geçecek

ama sen hep kalacaksın!
acınası halimi,
hep sende bulacağım üstelik!
ve her şeye rağmen
bende kaldığın yeri özenle koruyacağım
bir gün bile pişman olmadan,
seni ulaşabildiğim bütün geleceğe taşıyacağım sevgilim.
***
sen geçmişimden-geleceğime gönderilen
en büyük hediyeyi taşıyacaksın bana,
kaynağı çocukluğumdan başlayan
ve ihtiyarlığımdan mezarlığıma boşalan bir nehir gibi
taşıyacaksın hediye mi günbegün
***

hayalini kurduğum geleceğin, geçmiş izi

ölmeyecek kadar çok
birikmeyecek kadar az yeter bana,
hayalini kurduğum geleceğin
açlıktan arınmış bir günü bile yok.

acısı kutsanmış bir hayat belki,
ellerimle şekillenen...

kulağıma fısıldanan ezan
bilincime aşılanan vatan
elime tutuşturulan kimlik
bana sunulan amaç
bu kadar az mıyım?

soğukta üşüyen kaba etim
açlıkta guruldayan karnım
yoklukta kirlenmiş elbisem
sağdan patlamış ayakkabım
bu mu konumumu düşüren?

ben kaba bir etten
bencil bir mideden
lanet bir egodan mı ibaretim?
***
hayalini kurduğum geleceğin
açlıktan arınmış bir günü bile yok!

üşüyen etim elbet ısınır,
çıplak bedenim mutlak giyinir sevgilim
aç karnım mutlaka doyar,
yırtık elbiselerim yamanır,
ayakkabılarım dikilir sevgilim..

ya üşümüş, acıkmış kalbim?
ya paramparça edilmiş gençliğimin anıları?
onlar ne büyük yaralar ki,
binlerce yıldır akan kuban nehri gibi kanıyorlar!
üzülme,
yaralarım mutlaka geçecek
ama sen hep kalacaksın!


nasır

***
***
yediği lokma için rüsva olmayan,
sefil bir adam olmaktan onur duyuyorum.
gurur duyuyorum, inandığımı yaşadığım için!
***
inancım beni sefil bir hayata taşıyor,
taşısın!
anbean sefaletin kalbine yaklaşayım
rezaletin tahtında olmaktansa!
***
dünya öküzün boynuzunda değilse de,
tam da bizim sırtımız!
***
elimde tutarım
sırrını kainatın;

 "nasır" onun adı.

senin ki sana, benim ki bana

şeyhler, hocalar geldi geçti!
gördük ve izledik!
ellerinde tespih,
dillerinde Allah,
iyiliği emrediyorum dediler,
kötülükten men ediyorum dediler
ve
sırf zina olmasın diye,
sübyana bile nikahı caiz saydılar
nikah yaptılar
nikah kıldılar!

şairler, yazarlar da geldi geçti!
gördük ve izledik!
ellerinde kalem,
dillerinde tanım!
sanat doğuruyorum,
şiirler diziyorum dediler!
sırf kendileri gibi olmamış diye,
yazılmış şiirleri,
basılmış kitapları ateşe tuttular!

halbuki nenem, 15 sene evvel
90 küsür yaşında, okuma yazma bilmez
kalbinden geçeni,
ağzından gizlemezdi

***
benim dinim bana
senin dinin sana,
nenem öğretti bana!
***

bir de bir

Dört dörtlük birisi
hiç olmadım,
olmayı denemedim de
ve belki hiç olmayacağım bile..
dörtte kaçım bilmiyorum da..
***
ama bir de birim ki;
nefret ettiğim kişinin yüzüne hiç gülmedim,
sevdi duyduğum kişinin arkasından hiç konuşmadım,
senden nefret ediyorum diyebilmenin de,
seni seviyorum diyebilmenin de bir hafifliği üstümdedir!
***
bir de birim;
neysem oyum! 
***
ne çokum,
ne yokum!
***
ne tamım,
ne safım

hain

içim de bir hain,

elinde bir tuz tablası
şişmiş; bir yara arıyor bir yara!
ey bahara şakırdılarıyla uyandığımız
mesafeyi kanatlarıyla savurup
uzağa meydan okuyan kuşlar;
haine uçun,
ve ona en büyük yaramın
kendisi olduğunu söyleyin,
elindeki tuzu,
kendine bassın!
çocukluğundan kanayacak,
çocukluğumun kanı!

kağıttan tuzaklar

hiç sevememiş heceler geldiler dünyamıza,

kağıttan tuzaklarla, şairler ormanına...
şiirlerimizi avladılar!
şairlerimizi yaktılar!
halbuki şiir aşk ile,
aşk şair ile beslenirdi..
Aşk şiirin vatanıydı,
aşkın kalbiydi şair!

aşk şiirin aslıydı,
kağıttakiler nüshaydı!

asıllar gitti,
nüshalar kaldı!




tebessümün

yüzündeki o tebessüm

40 yıllık oyuncuları cebinden çıkarır,
onca acı içinde,
bunca kusursuzluk, büyük ustalık...
sen o pembe boyalı kentin
polyanna'sı değilsin biliyorum,
içinde taşıdığın kederle,
yedi alemin cehennemi beslenir.

...ve yürüdüğün her yol

kaçtığın bir anıya yakalatıyor seni!
ya kendini terk etme vaktin gelmiş
ya kenti anlamıyor musun?
her köşe başında bir izi kalmış geçmişinin,
kaçtığın anılar,
saklandığın rüyalarda birikmiş!

bir tek seni özlemiyorum


Hiç tanımadığım insanları özledim
tanıdığım insanlar burnumda tüter oldular
arkadaşların hepsine hasret kaldım...
...bir tek seni özleyemedim!

işte o zaman anladım
kimi kaybetmekten korkarsan en çok
ilk önce onu kaybedersin,
deli gibi sevdiklerinden
düşmandan çok nefret edersin...

seni kaybetmekten korkardım,
artık yoksun; aklımda ve kalbimde değilsin...
...dostum değilsin, sevdalığım değilsin, şiirim değilsin,
şairin değilim...

bir can her çeşit acıyabilir,
kıymıktan, kazığa; her çeşit.
Bir can her yükü taşıyabilir,
gramdan, kilograma; her yük.
Bir canı herşey ağlatabilir,
açlıktan, zulüme; her şey..
ancak canın;
dayanamayacağı bir acı,
taşıyamayacağı bir yük,
katlanamayacağı bir işkence vardır;
o da cananın ta kendisidir

benim dayanılmaz acım,
taşınılmaz yüküm,
katlanılmaz işkencem,
cananım;
yaşadığımız bunca güzel şey,
taşıdığımız yükten başka bir şey değil artık,

mahalledeki kuşu, böceği dahi özlüyorum,
bir tek seni özlemiyorum.



çocukluğumdan da önceydi,

acılar yine volkan olup patlarmış
ama inat bu ya,
ben yine yokluğumu avantaja çevirip;
parayla satın alınamayan bir oyun oynarmışım;
hayal kurarmış, umut edermişim..
kollarımı açıp koşunca, kendimi kırlangıç sanarmışım..
çocukluğumu zapt etmiş zaman,
yerle yeksan olmuş hayallerim de, hayat gibi..
kollarımı açıyorum yine,
yine koşuyorum ama bir türlü kırlangıç olamıyorum...

sonmuş gibi

sanki birinci dünya savaşının,
en kanlı cephesine çağırılmışım;
sanki yaka paça alınmış,
cepheye götürülüyor muşum gibi
çıkıyorum dışarıya,
hangi çöplüğe bombalar konmuş,
hangi araca bombalar binmiş,
kim umudunu soyunmuş
patlayıcılar giyinmiş ne bileyim..
süleymaniye'den atılmış füzeler,
nereye düşecekmiş,
hangi eylemde polis
beni öldürecekmiş
evi aramaya geldiklerinde,
hangi polisin ifadesinde
silahına sarılacakmışım? kim bilir?

sonmuş gibi çıkıyorum evden,
bir daha dönmeyecekmiş gibi
derin derin koklayarak ekmeği
sanki bir daha hiç doymayacakmış gibi,
kana kana içiyorum suyu
bir daha içemeyecek mişim gibi,
devlet mi terör,
terör mü devlet
hangisi gerçek
hangisi değil ben nereden bileyim?

Leyla ile Mecnun

aşkın derdiymiş
derdi Mecnun'un,
benim aşka saygım var,
ama Mecnun'a yok.

Leyla Mecnun'a varsa
dünya tersine mi döner gafil?
ne Leyla dünya barışı
ne de Mecnun Zapatista!
ne de onların ki aşk,
ikisi de metamfetamin etkili
uyuşturucu bir kitap.

aydınlık, meğerse...

güneş olup doğan sanardık,
bu aydınlık makamını
ateş olup yanmaktanmış meğerse..
kitap sefaleti sanardık bu cehalet illetini,
doymak bilmez bir açlıkmış meğerse..
iyiliği
kitapta kuzulara bir vaat
kötülüğü,
cehaleti titretmek sansın elalem;
iyilik bir insan,
kötülük bir toplummuş meğerse..

gerçeği bilenler,
ateşi şerbet gibi içip parlayarak yandılar
yandılar ah etmeden
kambur yaşanacak bir hayatı reddederek,
dik ölünecek bir sabahı seçtiler; yandılar!
kitaplar okumuş kamburların
aydınlık hikayelerine boğuldu dünya..
işte bu aydınlık
arabistan çöllerinden havalanan,
toz bulutu edasıyla;
cehalet illetinden havalandı kitaplara..

tıkır tıkır işleyen saatimiz gibi kalbimiz,

her bir şeye varız,
varız eğlenmeye, hayal etmeye, şiir olmaya,
dans etmeye, direnmeye varız,
ölmeye de varız..
nicemiz ki;
eğlendi, hayal etti, şiir oldu!
dans etti, direndi!
dimdik öldüler;
tıkır tıkır işledi kalpleri; sevmeye, insan olmaya, şiir olmaya..
en güzel şiirleri hak ettiler,
en güzel şiirleri oldular şairlerin!
geri durmadılar,
rutubetli duvarların ardında çürütülürken etleri,
gökyüzünde kırlangıçlar gibi,
adalete, eşitliğe, özgürlüğe uçtular!
 

Zehirlenmişim

Dört bir yanımda,
dört çeşit tuzak
etimi kurtarsam çengellerinden,
aklımı avlar bu puştlar.
İçlerine doğmuşum,
okullarını okumuş
zehirlerini yutmuşum;
olmasaydı iyiydi de
olmuşum,
hepsini atlatsam da kurtulsam fayda mı?
Kendime , onlardan bir 'Canberk' bulmuşum.


Bir Kaç Şiir, Bir Kayıt

üşümüssün de soğukların kıştan değil,
ateşsiz yanması gibi ömrün, senin üşümen?
sahi kaç canı yaktın ateş olmadan...
yatarken yorulmuşsun;
güler yüzün altında,
için için ağlaman gibi.

Sırrımız kainatın sınırları gibi,
bir ömür de,
yapışık kalmışız;
parçan kopsa canım acır,
acıyor da, farkında değilsin.

bunca vakit,
senin doyman için
diyar diyar gezmedik mi melun?
bunca vakit,
benim doymam için ne yaptın?
bir sırrımız daha açığa çıksın;
benim için yaptıklarının bütün toplamı sıfır.

ikinci sırrımız
ferman gibi boğazından sallansın,
unutmayasın, unutmayasın;
Bu soğuk dostun hileli gülüşünden,
yorgunluğun sürekli affetmenden,
görüp görmemezlikten,
duyup anlamamazlıktan
ve inanmaktan
ve inanmaya çalışmaktan.

mülkün bedeninden öte, kaç parça?
kaçı sende?
ya özgürlüğün
ya hayallerin? ütopyan..

açlığın sahip olmamak mı?
az tüketmek mi?
çok üretmek mi?

ya tokluğun,
toplamı binlere ulaşan bir sayı kümesi mi?

hakikaten merak ediyorum,
matematiği neden hep parayı sayarken kullanıyorsun?
neden esaretini sayarken hep unutuyorsun?
özgürlük bir türkü olabilir,
 bir şiir,
 bir resim,
 bir çalgı,
 bir renk olabilir
hiç itirazım yok,
ancak esaret bir matematiktir
ve sayılı gün çabuk geçer derler!
parayı değil,
günleri say...
birinci gün, açlıktan korktuğun gün
ikinci gün, dönüştüğün,
üçüncü gün, teslim olduğun
dördüncü gün, tükendiğin gündür;
beşinci gün, alaca karanlığın
altıncı gün, satılmışlığın
yedinci gün, yalancılığın günüdür.
sekizinci gün, ...

Bir Kent Gördüm

Bir kent gördüm
ve yaşadım o kentte..
zifirisi derin,
kalpleri gibi kentlilerin
telaşı tükenmeyen
bir kent gördüm,
gördüm ve yaşadım o kentte!
En sevdiklerim içinde,
en sevmediklerim de;
kent derin,
kalpleri gibi kentlilerin
ve içinde o derinliğin;
ihanetle masumiyet yanyana
yanyana dostlukla düşmanlık
iç içe girmiş;
iyilik ve kötülük
birbirine muhtaç olmuş; aydınlık ve karanlık!
Kent derin,
tıpkı kalbi gibi kentlilerin.
Bir cinayet felsefesi gördüm kentte
her kadın, bir kurban
her erkek, bir katil
her çocuk; bir köle..
sokaklara sinmiş yalnızlığı
boyalarla kapatmış belediye.
bir kent gördüm;
üç beş ülkeden büyük,
ancak bitten, pireden daha küçük,
artan sayıların toplamı;
üretimi değil, tüketimi ifade eden
bir kent gördüm;

kentin dışı parlak, içi çürük.

uzaklık

bir pasta gibiydi uzaklık,

tatlıydı, güzeldi, çekiciydi de
bir dilim isterken
hepsini yuttum,
ve öyle büyük bir uzaklık ki yediğim...



uyanmak zorundayız

duvar da metal bir çekirdek,

bir hayatı almış ve saplanmış;
işte öyle ağır,
ölçmeye birim yetmez!
öyle bir kara delik
yutmuş tüm yaşamın izlerini!
bir çığlık, dayanılmazlık...
tecavüz edilmiş bütün hayatların,
tablosu olarak asılı duruyor duvarda..

duvar da metal bir çekirdek,
üstü hala kan ıslağı,
gözümüzde tomurcuk bir öfkeyle aynı..

içimizden bir insanı daha alıp götürdüler, biz uyurken
biz uyurken, bir kadının daha hayatını sömürdüler,
dikenli elleriyle bir kadını daha incittiler,
zehirlediler bir insanı daha pislikleriyle..
Cansel sustu uyuduk,
kurşun bağırdı öyle uyandık!
biz uyurken insanlığımızı öldürdüler!

yeryüzünün bütün insanları,
dinleyin;
"kurşunların sesinden önce uyanmak zorundayız"
"kurşunların sesinden önce.."
ve uyuyanları kaldırmak için,
"kurşunlardan önce,
 biz çığlık atmak zorundayız"

karşı galaksi

bir su buharı,
uzayın dibinde
evriliyor soğuktan; düşüyor dağımıza!
basıyoruz üstüne,
eziyoruz toprağa,
geldiği yere dönüyor usulca
aka aka!
***
ve kentlerimiz,
gökten gelenlere teslim!
kara,yağmura,doluya!
***
uzayın da ötesindeyiz,
karşı galaksinin, bir pıhtısında;
uzayı araştıranların uzaylısıyız da!
her türlü senaryoyu yazmışlar,
dostça, düşmanca!

>
uzayın dibinden, ayağımızın altına düşen,
toprağa ezdiğimiz karın, bir su damlasından can bulan
yediğimiz ekmeğin, içtiğimiz şarabın özü;
ana rahminde can tutmuş bir tohuma, kanlanıyor!
***
kentlere, köylere akın akın doğuyor!
***
karşı galaksi de,
bir hayat pıhtısına, uzaylı diyor; arıyor!
türlü türlü senaryo;
dost, düşman!

bir devrim hayali

bir devrim başlasa diye düşünüyorum
öyle ki,
içimizdeki erkeği devirse,
içinde olduğumuz devleti de..
eli silahlı herkesi yok etse,
silse süpürse faşizmi yeryüzünden
çocuklar da şeker yiyebilse; işte öyle.

insan şiiri

insan toprağa yazılan bir şiirdir
 ki tüm hayatı yazılmakla geçer..
şiirin merasimine,
yazılırken tanık olan ve hala yazılan henüz eksik şiirler de gelir,
insan şiirinin şairi zamandır
başlıkla başlatır,
imzayla sonlanır.

ağustos güneşi

koca derya aklımda,
ben o deryada bir damlayım da,
öyle titrerim ki öfkemden,
bütün damlalar sallanır!
dalga dalga akar öfkem,
damla damla deryada!
bent bent aşar deryam
yol yol gider
kent kent yutar!
koca deryada
bir damlayım ki, öfkeli;
sabır edip buhar oluyorsam
sebebi sensin,
sensin 28 yıllık ağustos güneşi!
sen altımda yanan ateş değil
üstümde parıldayan güneşsin,
senin ateşin öfkemin harıdır ama,
ne olur bil,
buhar ettiğin 28 yıllık deryandır.
vesselam..

güneşin özünden doğacağız!

hiç harcımız olmadı, güneş olmak

iddia etmedik bunu!
güneşi karartmak,
aldatmak istemedik;
çatırdamasına az kalan tohumu,
akşama varıp sabaha uyuyan yavruyu,
denizi, akarsuyu!
yere düşmüş çiy'i,
onun tekrar gökyüzü hayaliyle, ısınma hevesini!
insanı, sıfatı, insanlığı aldatmak istemedik!
sadece ay gibi olmaya gayret ettik,
güneşin ışığına kararıp, zifiri çöken yıllara;
güneşin ışığından vermek istedik,
bunu söyledik, buna çalıştık!
oysa onlar, güneşin özünden çaldılar
ve bizi onunla, yaktılar!
bizi kül eylediler,
unuttular;
doğacağız, bir şafağında insanlığın
güneşin özüyle yakılmış umut taşıyan bedenlerimize,
güneşin özü bulaşmış olacak elbet!
küllerimizle, güneşin özüyle doğacağız...
çatırdayan tohuma,
uyanmak üzere olan yavruya,
denize, akarsuya! 
buhar olup uçmak isteyen çiy damlalarına!
insana, sıfata, insanlığa; sıcacık doğacağız bu sefer!