kaybetmek-kazanmak

***

ahali sessiz
herkes içine düşmüş
çıngıralıkla hesapların,
ve defterleri dürülüyor
o hesaba uymayanların.
Aynı bedende
farklı etkileri var
bazı duyguların
ve duyguların hesabıyla
değişen adamların, kadınların
uykusu kaçmış bu sessizlikte.
derman arıyorlar yana yana
kendi içlerine yaktıkları ateşe
fikirlerini, yaşamlarıyla deşmekten
yaraya dönüşmüş bu pasa, kire
derman arıyorlar!
***
dermanı kalmamış oysa dostun,
artık gülümsemeler hatırdan
gelmeler, gülmeler alışkanlıktan
gitmeler ise çok net,
çok radikal, çok kanatan.
Henüz gelmeye bu kadar acemiyken
gitmeyi ustalaştırıyor
uykusu kaçmış kadınlar, adamlar
çünkü gelmeye çok yabancıyken
gitmeyi normalleştirmiş zamanlar.
***
ağzından çıkmış kelamıyla
yaşamı ören tavrı arasında
birbiriyle çarpışıp duran
kendini vuran
kendini acıtan
kendine karşı zafer kazanan
zavallı ahmaklar;
bu zaferi kutlarken yatak odalarında
kaybettikleri hiçbir şeyin
dostun, düşün, gülüşün
samimiyetin, iradenin, özgürlüğün acısını anlamıyorlar.

dilsiz şeytanlar.

yeryüzünde o kadar günah işlendi ki
hiçbir yağmur yıkayamaz artık onu
ve biz de;
paçamızı bir yerden kirletmişiz yeryüzünde...
ne bebeklerimiz
ne annelerimizin ayak altı
ne de dualarımız paklar bizi bu kirden
en iyi halimizle, elimizden bir şey gelmiyor
elimiz ayağımız bağlanmış günaha
ses edemiyoruz, yaşıyoruz
haksızlık karşısında susuyoruz korkudan
en masum şekilde
dilsiz şeytanları oynuyoruz.

dertler

balık sudan çıkınca
insan suya batınca ölür,
gökyüzü kuşların vatanı
insanın rüyası olur,
açlık fakir için bela,
zengin için diyettir.

herşey değişir
yere, zamana ve kişiye göre
herşeyin olduğu yerde
bir değeri vardır
ya alır
ya verir zaman
dertte öyle;
sana küçük
bana büyüktür
senden zaman alır
bana acı verir belki aynı dert

kim küçük görür,
benim derdimi;
işte o puşttur.

bir anda gittiniz

uzun düşünecek zaman da kalmadı,
öyle ani
öyle hızlıydı ki herşey
ya bu hıza ayak uyduracak
ya da yaşadıklarımın çok gerisinde
geçmişinde hataları kurcalamaktan
geleceğinde kendini bulamayan
iki kat zavallı olacaktım.

Hızlıca düşündüm bende;
siz gittiniz
ben kaldım.
ben yalnız kaldım
siz yalnız gittiniz
sadece yalnızlık çoğaldı
o kadar çoğaldı ki,
içine düştüm onun
içinden bir parça oldum sonra;
ağlayan bebeye meme olmak varken,
yanağındaki gözyaşı olmayı nasip ettiniz bana,
sesindeki tiz olmayı yaşattınız bu kısacık zamanda

ve öyle ani yaptınız ki bunu,
size yetişmek isterken
sizin gibi oldum sanırım.





görevleri

kanadı yalnızca kendini uçurur kuşun
gözü yalnızca kendine görür kartalın
ancak kendini koruyabilir dikeni gülün
ve ayakları insanın;
yalnızca kendini götürür.

kuş uçtuğuyla
kartal gördüğüyle
diken battığıyla
insan gittiğiyle mesuldür.

insanlar doymazlar

ay ışığı veda öpücüğü verir

sabahın ilk vakti,
pas tutmuş kentin
evsiz kedilerini ve insanlarına.
İnsanlar uyanır,
kediler biraz daha uyurlar bu vakit
çünkü kediler aç karınlarını
insanlar aç gözlerini doyurmak için yaşarlar.
ve sokağın,
ayakta kalmış tek ağacında kargalar
insanların bu açlığına gülerler.
ve bebeler,
annelerini ve babalarını özlerler.

günü ne kediler,
ne bu ağaç
ne de bu ağacın üstündeki kargalar yormaz..
günü insanın açlığı,
doymazlığı yorar
bebelerin özlemi,
anne-baba hasreti yorar günü
ve güneş tüm yorgunluğuyla çeker ışığını 
günün koynundan,
uyusun diye insanlar
kargalar susar,
kediler susar..
ama bir tek insanlar susmazlar.

kapıları açınca girdiler içeri



kapıları açınca girdiler içeriye,
selam bile vermeden
oturdular.
açık kapıların,
ardı kesilmez misafirleri vardır çünkü!
önce bir insan geldi
düşkün, düşmüş ve sapkın.
Aşağılık hissine kapılmış umutsuz biriydi
gözleri her yeri arıyor
beni görmüyordu,
burnu tarla faresi gibi çıkar kokluyordu,
kalbi yangın gibiydi; ateş saçıyordu!
ürktüm,
eline baktım,
tazecik, nasırsız..
kulakları dinleme cihazı gibi
ağzı nutuk atıyordu her hücreye;
damıtılmış bir fikir biliyordu,
amaçları olan
amaç için olan...
Rüzgar girdi sonra,
sol duvarıma süzüldü,
sağ tarafımı üşüttü
tüm ranzaları havalandırdı önce;
çok öfkeliydi sanki
ama yıkmaya gelmemişti hiçbir şeyi..
yorulmuştu belli,
bir sigara yaktım suret kazansın diye,
suretlendi sonra
otur dedim,
ciğerime girdik birlikte oturduk;
bana söyledi;
Beyrut'un her savaşında
sadece halkın öldüğünü
ve paranın kazandığını,
ciğerim yanmaya başladı
kovdum onu..
insanın burnu tarla faresi gibiydi, çıkar kokluyordu hala..
sonra Emma geldi, Alexander ile;
sonra Nazım, sonra Mahir..
Sonra adını bilmediğim Zenc isyankarları;
afrika'da çocukları yiyen akbabalar bile,
seviyordu o çocukları..
...
umutlarım geldi,
yıkıntılarıyla..
sevdiğim tüm kadınları tesbih ipine dizdim,
çektim..
enkaza dönüşen düşüncemin altında,
'sesimi duyan var mı' diye bağıran umutlar,
yıkılmış ama kaybedilmemiş..
Eskiden gittiğim şehirler,
sırasıyla bana geldi!
Ad Doha bile,.(!)
haydarpaşanın anadolu ekspresi;
benim açık kapıma sefer yaptı;
tamamlansın diye bir de seneler geldi tek tek 2011,
ayları geldi, Mart!
Nisan geldi,
toroslarda davar güden kadınlar;
bu seferde hayallerimi gütmeye uğradılar bir bir..
...
unuttuklarım geldi,
unutmadıklarımı götürmeye;
...
kapattım kapıları;
yine ben kaldım tüm o yığınlardan öteye.

Moskova'da; Şeytanlar Meclisi!

acılarımız aynı hala,
bayatı bile var,
tazelerinin yanında;
aynı ama!
moskova şeytanlar meclisi,
gizli kapaklı oturmuşlar sanki,
tırnağı etinden ayırma kararı almışlar;
genetik işkence labaratuvarlarında.
bizim acılarımız ise aynı hala;
dilini bilmediğimiz topraklara gelmiştik ya,
dilini unuttuğumuz toprakları izliyoruz şimdi;
şimdi, acılar aynı!
kanımıza bulamış ayrımlar ile;
belki hırçın bir karadeniz değil ama,
öfkeli bir milliyetçilik içinde ölüyoruz.
Moskova şeytanlar meclisi,
bir kaç dağlıyı ele geçirmişse bile fikren
ve zihnen yıpranmış o dağlıları,
halkımın ulu önderi seçmişse;
uyacak değilim!
ayrıca, biz hala yabandayız ve yabancıyız
hala ikinci kimliğimizle yaşıyoruz kardeşler!
orası ile burası;
uçurumun başı ile dibi gibi artık.

Öğrendim

Karanlığa uzandık körü körüne
şarkısını söyledik rüzgarın.
ne ben senden daha iyi biliyordum yaşamayı
ne sen benden daha iyi;
ikimizde biliyorduk çok iyi yalan atmayı...
ben senin ellerinde köle sanıyordum kendimi,
sen benim ellerimde çürütüyordun yılları;
mahkumuyduk oysa yılların,
ve yıllarla sunulmuş acıların mahkumuyduk, önemsemezdik.
öğrendim arkadaş;
ben hayatın akışınıda yüzmeyi öğrendim artık..
karanlığa aydınlık istemem;
uyumak isteyenler karartır ortamları..
yürümeyi öğrendim tekrar kasılmadan
ve caddeler boyunca yalnızca kendime sarılarak
aşkla;
aşktan ötesini düşünmeden
yalnızca yürüyerek öğrendim devirmeyi.
karanlığa karşı verilecek mücadeleyi öğrendim,
kendi karanlığımı yakmayı..
hiç acımamayı!
egomu ayaklarımın altında hırpalamayı öğrendim.
isteklerimin her zaman olmayacağını öğrendim
iyiki her zaman olmuyor isteklerim;
böylece çabalamayı,
emek vermeyi ve öyle kazanmayı da ben öğredim.

Ey çiçek!

sen bir çiçeksin;
arısız kalmış, 
ateşler yanmış etrafında; saçılmış tacın, derin yaran!
sen bir çiçeksin,
aşk için kurban seçilecek, aşık için adak edileceksin..
çiçeksin sen;
bir defa arı konmadan
ve sevişmeden özünle; bulaşmadan polenine
açtığın için idam edileceksin.
ey çiçek;
güzelliğin kaderin mi?
dola kökünü yedi özüne,
aç ey çiçek; ölmeye aç!
zehir gibi dola kokunu şu aciz ciğere!

Ayrılıklar



Pat diye gitmeli insan,
dövüş gibi;
uzatmadan, esnetmeden..
Ağlatmadan gitmeli giden!
henüz hiçbir şey anlamadan,
kaybetmeli sevdiğini
ve anladığı zaman;
çok geç olmalı "dur" demeye;
işkencesiz olmalı ayrılıklar;
uzatmadan, detaysız ve sade.

şairler için rüzgarlar!

bir rüzgar esse,
üşütürdü
donardık belki
ama ayrılmazdık asla.
şimdi sen göğün ardı
ben yerin dibiyim
sen güneşin sahibisin
ben karanlığın içiyim;
bir rüzgarımız bile yok.
sen satın alınmış şiirleriyle
bunca harfi pazarlayansın
ve yine sen,
genelevinde her yazarın;
vergilerine devletin, fiş kesen cellatısın.
senin şiirlerin satılmış
hem de her şiirin.
bir bombanın, ateşleme fişeğine;
harcanmış adamsın
ödediğin her kuruşu,
belki bir çocuğun göğsüne kurşun yapıp atıyorlar.
Ama!
bir rüzgar essin,
üşütse bile
ayrılmışız dağdan şehire,
şehirde satılmış adamlara,
ağlayan şiirler yazarsın belki
ve belki el açan kalemini! öperler.
ben tutkularını uçurtma yapan adam,
kendime şair demek için sizin gibi satılmışlar ararım durmadan
ve durmadan;
içine yürüdüğüm şeyin şeklini alırım
bu yüzdenim, madalyon gibi..
çok kalitesiz harfleri döşüyorum sayfalara
tahribat için.
tahkikat başlatın isterseniz!
tahakkümler içinde yaşadığınız hayatı,
bombalıyorum durmadan.

Ayakkabılar!

sadece ayakkabılar taşıdı yükümü,
sadece onlar!
insanlar ise yüklerini taşıttılar beynimde.
evimde kalabalık bir çocukluk yaşadım,
ayakkabılarım ile
ve sokakta yalnız kalabalıklar tanıdım,
gözlerim ile.
tanıştım ey kadınlar;
ojeleriniz ile, parfümleriniz ile
deri çantalarınız, parlak boyalarınız ile tanıştım
ama sizi bulamadım!
aradım, sordum ama, çok aradım sordum.
özgürlük deyimini sakız gibi çiğnerken
hayatıyla özgürlüğü sabote eden kadınlar vardı
ya da ne bileyim;
çok konuşan, çok ama çok fazla konuşan
ve sadece konuşan
ya da okuduğunu yaşamadan,
yaşadığını okumaya çalışan çok fazla kadın!
ben en kalabalık duygularımı,
ayakkabılarıma bindirdim; giydirdim
karabot şiirlerine verdiğim o samimi şeyleri;
samimiyetsiz boyalarınıza birgün bile vermedim!
ayakkabılar;
taşıdınız beni
ve taşıyın biraz daha..
ve biraz ileride,
çok fazla kalmadı oraya;
dağılırım.
Eğer bir sigarayı adayacaksam,
size adayacağım ayakkabılar.
dağılacaksam şu vakit;
size dağılacağım.
insanları anlatacağım,
yara bağlayacaksınız
ve bir an, benim de insan olduğumu hatırlayıp
belki topuğuma vuracaksınız.
Bombalar atan insanları,
şiirler yazan adamlar kurtarır mı?
kurtacağım ayakkabılar, kurtaracağız.
Onların attığı her bombayı,
bir şiirle yaracağız akıllardan
ve düşeceğiz belki,
ölüm denen zenginlik; kapıda hazır kıta.
korkanlar öldü,
biz korkmasakta öleceğiz; zengin olacağız.
Para denen sefaleti,
örüyorum hayatıma
ve bilmiyorum ne zaman geçeceğimi,
vazgeçeceğimi,
hız verecek şeyler arıyorum ovalarda,
çulluk kuşunu da seviyorum artık
pulluk hayatını;
tahliye ederse yüreğinden!
belki iki ırmak gibi, tek damara bürünüp
sel olup akacağız yıkım gibi.
şiirler;
orada mısınız?
oradaysanız ey şiirler!
ayak takımına 's*ktir' deyin
ayakkabılarıma değinin.

Yeter ki gel

icap etmeden,
takip et,
sevmek haram bu vakit
sevmeden gel.
yollar uzun yürünmezse,
yürünmezse ayaklar fakir!
durmak ahmaklık şu sıra,
durmadan gel.
konuk olacağına dünyana,
sahip gel!
doyumlar zehir şu sıra
acıkarak gel.
Sevmememden korktuğun,
sevdiğimi sorduğun;
canberk diye bildiğin bir çocuk,
korkutmadan gel.
aç deme elini, sende açma!
körüm zifir siyahtır, dış algıya takma...
içine girdiğinin,
dışına çıkmış bak dünya.
et kemikten sıyrıl,
ruhunla gel.
gelimlerinin hediyesi,
elle tutulmasın,
gözle görülmesin.
ayakların yürümesin.
okuduyarak nasır bağlamışsın,
nasırlarından kop,
saf bir akılla gel.
olduğun gibi görünmüyorsan,
göründüğün gibi olamıyorsan,
mevlana'ya gidemiyorsan!
cehennemini söndüreyim,
yakmaya,
ateş ol gel.

Putlarınız

Gidecek yollar,
gidildi çoktan
ve kalan kaldı aslında;
benimle olmayan,
kendiyle var ya, ne mutlu!
ah!
acılarıyla muska yaptılar
altında;
aklın tüm putları önünde,
yüreksiz durur da yüreğin bağlı onlara
sana hu desem
canın çıkacak korkudan ama,
dostça selam diyeceğim utanmadan.
...ve hani gidecek yollar da,
acı ağaçlarına astığım acılarım içinde
onca haksızlıklık
onca adaletsizlik
onca kulluk içinde
bir de bu olmalıydı, olmadı!
benimle olan,
putlarını bırakmıştı çoktan
olmayan hala putlarıylaydı...

Zamanla

Gözümü kıstıkça,
kalbimde açıldı kapağı sızının.
Neyim varsa,
bıraktım uluorta
herşeyin ömrü,
zamanın içinde eridi
sakalı çıktı yüzümün,
saçı döküldü başımın
ama kavgası bitmedi aklımın.

Şocentsuk Aliy

Şocentsuk Aliy!
Şiirler yazan ellerini
silaha mahkum etse de faşistler,
gökyüzün de uçan kuşların
ve kırlarında koşan atların
özgürlüğüydü senin hesabın biliyoruz.
Oysa ne çok istemiştin, değil mi?
daha fazla solumayı rüzgarını vatanın
daha fazla izlemeyi Oşhamafe'yi..
koşmayı, çocukları öpmeyi
ağaçlara sarılmayı ve şiirler yazmayı!
Sen bizim öncümüz,
kalbimizde ki gücümüzsün Aliy.
Eline silah alıp,
yurdunu Nazilere karşı savunmaya da
eline kalemi alıp
vatanına yazdığın şiirler gibi arzuyla koştun eminiz
ama,
sen ölümün değil
sen yaşamın tınısıydın Aliy
ve cephe de tutsak düşüp
Nazi cellatlarının,
nasır bağlamış yürekleriyle
işkenceyle öldürüldün.
Sen bize yurdumuz için şiirler yazmayı
çocukları öpmeyi, ağaçlara sarılmayı
Oşhamafe'yi izlemeyi miras bıraktın.
sen bize silahınla öldürmeyi değil,
kaleminle yaşatmayı miras bıraktın!
sen,
seni katleden faşistler gibi ölümün değil
şiirlerindeki gibi yaşamın temsilcisi oldun!
biz de seni kalbimizde
en güzel yarınlara taşıyoruz Aliy.

barışacakmışsınız...

Bir barıştır alıp gider aklımı,
henüz kendine barışamamış insanlık
kendi ruhuyla savaşır;
açlığı tokluk değil ki
açlığı zenginlik,
açlığı sahip olmak,
açlığı hükmetmek olan
bu insan evladıdır!
ve henüz yaşamaya doymadan
ölür yokluğuna bir şeylerin
ve siz bu ölüme giden yolda
koloni olmuş hastalar
barışacakmışsınız,
eyvallah buyrun; barışın!